20 Şubat 2011 Pazar

Üslup Meselesi

...
Televizyon haberleri "tekrar etmek" ve "telaşa vermek" üzerine kurulu. En sıradan haber bile öyle bir "eyvah paniiiiik!" duygusuyla veriliyor ki, ekran karşısında gerim gerim geriliyoruz. Her an bir skandal, her saniye bir "flaş flaş flaş" bekliyoruz. Dünyaya az sonra bir meteor çarpacak duygusuyla yüreğimiz ağzımızda kalakalıyoruz. Artık böyle bir şey Türkiye'de televizyon izleyicisi olmak. Her dakika diken üstünde bakıyoruz ekrana. Hani bir nükleer saldırı da olsa, bir kedi ağaçta mahsur da kalsa , aynı "bağıran çağıran" üslupla sunulacak. Bunca gürültü içinde yoruluyoruz. Ruhumuz daralıyor. Zihnimiz duraklıyor. Hayal gücümüz kuruyor. Nüanslar ve incelikler hızla kayboluyor.
Üstelik bir de aptal yerine konuluyoruz. Haberlerde aynı cümleler bozuk plak gibi döne döne yeniden vurgulanıyor. İlk seferde idrak edemeyeceğimizi düşünüyorlar herhalde. Bir de alt yazıyla geçiyor aynı kelimeler. Hem yüksek sesle yapılan tekrarlar, hem ekran altından geçen kırmızı bantlar... Ne zaman böyle olduk? Niye silkinip çıkamıyoruz bu sarmaldan? Neden izleyicisine güvenmeyen bir habercilik anlayışımız var? Romancılığın okulu yok. Ama eğer olsaydı daha ilk derste şu kuralı işlemek gerekirdi: "Okurunu kendinden cahil ya da aptal veya duyarsız sanma. Yazarken okura tepeden bakma." Romancılık için önemli olan bu altın kural, televizyonculukta geçersiz mi yoksa?
Tartışmalar, heyheylenmeler, polemikler... Her akşam haberleri izleyen ortalama bir vatandaşın moralinin bozulmaması mümkün değil. Fazla televizyon izleyenlerimizin konuşma tarzları da değişiyor kendiliğinden. Kelime dağarcığımız daralıyor. Üstelik başlıyoruz her şeyi defalarca tekrar etmeye. En basit kelimeleri bile haykırarak söylemeye. Artık ev hanımları sohbet ederken, esnaf dükkânında dertleşirken, öğrenciler yolda yürürken böyle konuşuyor. Konuşma adabımızı, dinlemenin erdemini ve en önemlisi tevazuyu kaybediyoruz. Artık her cümlenin sonuna muhakkak yanıp sönen bir ünlem ekliyoruz: "Flaş! Flaş! Flaş!"
Medyada ve siyasette hırçın bir üslubumuz var. Yazarken de konuşurken de. O buna kızgın, bu ona bıçkın. Nedense hep "farklılıklar ve ayrılıklar ve olmazlar" konuşuluyor. Hiç ortak noktamız yok sanki. Öyle bir davranıyoruz ki birbirimize, ayrı gezegenlerden zembille inmişiz gibi. Bu toz duman içinde gülümsemek zorlaşıyor bazen. Yumuşak başlı insanlar, "zayıf" ya da "romantik" addediliyor hemen. "Ekranda kavga ne kadar büyürse reyting o kadar artar" diyorlar. Bu öyle bir önkabul ki sorgulamadan hap gibi yutuyoruz hemen. Evet, gündem yoğun, hızlı ve renkli, ama onu gergin kılan biziz ne yazık ki.
...


*Elif Şafak - Firarperest'ten

18 Şubat 2011 Cuma

Yalnız Benim İçin Yaz...

...
İki okur düşünün. İki ayrı arkadaş. Aynı kitabı okurlar, ama tamamen farklı sayfalarda duraklayarak, farklı karakterlere yakınlık duyarak. Nasıl ki parmak izlerimiz birbirine benzemiyorsa, hiçbir okurun okuma biçimi bir başkasınınkine benzemez. Bir romanı çok sayıda insan okuyabilir, ama herkesin okuması ayrı ve özeldir. Bir metni sadece onu yazan kalem değil, aynı zamanda onu okuyan göz de inşa eder! Bu yüzden bir romanı beş kişi de okusa, beş yüz bin kişi de, herkesin okuması tek ve biriciktir!
...


*Elif Şafak - Firarperest'ten

17 Şubat 2011 Perşembe

Edebiyat Sınıfta Kaldı

...
Bir yazarı en çok inciten şey nedir? Kayıtsızlık! Üretimde bulunan, bilhassa hayal gücünü başkalarına açan insanı incitecek şey en çok emeğine, özenine ve yüreğine karşı kayıtsız kalınmasıdır. Yusuf Atılgan'ın 1980'lerde Oğuz Atay'ı kaybettikten sonra yazdığı bir yazı var, diyor ki: "Günlerden bir gün, bir paket geldi bana. Açtım içinden bir kitap çıktı: Tutunamayanlar. Kitap imzalıydı ve içinde de şöyle bir yazı vardı: 'İlgileneceğinizi umarak...' "
Yusuf Atılgan bu kitabı okur, çok da sever. Ama bunu hiçbir zaman Oğuz Atay'a söylemez. "Benim okuduğum kitap o kadar müthiç bir eserdi ki, böyle muazzam bir kitabı kaleme alan birinin daha nice eserler yazacağını düşündüm. Benim yorumuma, iltifatıma, söyleyeceğim iki çift lafa ihtiyacı olmadığını düşündüm. Dolayısıyla hiçbir zaman takdirlerimi ona iletme gereği duymadım." Ama aradan seneler geçer, ortak bir arkadaşlarından öyle bir şey işitir ki, bu hadiseyi yeniden hatırlamasına sebep olur. "Ben Yusuf Atılgan'a kitabımı gönderdim, ama kendisinden tek bir kelime dahi duymadım. Tek gördüğüm kayıtsızlık oldu" demiştir Atay. Bunu duyan Yusuf Atılgan çok pişman olur; ancak geçtir artık. Oğuz Atay vefat etmiştir. Ve Atılgan bu anıyı anlatırken der ki: "Eğer bugün hayatta olsaydı, ne yapar ne eder muhakkak onu bulur, karşısına geçer, yüz yüze ona kalemini ne kadar takdir ettiğimi söylerdim."
...


*Elif Şafak - Firarperest'ten

16 Şubat 2011 Çarşamba

Ben-merkezci Aşk & Sen-merkezci Aşk

Anlatacağım hikâye iki kız kardeşin yaşamından ufacık bir kesittir. Hayattan bir izlek.. Kardeşlerden biri otuzlu yaşların başında, diğeri ise ortalarında. İkisi de gençler henüz, her ne kadar zaman zaman kendilerini yaşadıkları senelerden daha yaşlı ve yorgun hissettikleri olsa da. İkisi de güzel giyiniyor, görünüşlerine dikkat ediyor. Bakımlı, alımlı ve gayet hoşlar. Belki ahım şahım bir güzellikleri yok, ama kendilerine iyi bakıyorlar.
İkisi de evliler. İkisi de çoluk çocuk sahibi. İkisinin de önem verdikleri bir kariyeri var. Alanları hayli farklı. Biri dişçi, diğeri bankacı. İkisinin de amaçları, hırsları, hayalleri ve yüreklerinin mahzeninde titrek alevli bir mum gibi yanan saklı sırları var.
Muazzam bir sevgi mevcut kız kardeşlerin aralarında. Her gün telefonda uzun uzun konuşuyor, birbirlerine her şeylerini anlatıyorlar. Ya da anlatılabilecek her şeyi... Belli aralıklarla birbirlerine ziyarete gidiyor; ailecek görüşüyor, tatillere çıkıyorlar.
Yüzeyde deniz mavi. Aşağılara indikçe koyulaşıyor renkler. Alttan alta bambaşka akıntılar akmakta. Derinden geçen bir çekişme, gıpta ve sürekli kıyaslama. Sahip oldukları her şeyi zihinlerinde durmadan karşılaştırıyorlar. Kimin evi daha güzel ve büyük, kimim kocası daha çok kazanıyor, kimin çocuğu okulda daha başarılı... Birbirlerinin her şeylerini bildikleri için gene birbirlerinin her şeyini karşılaştırmaktan da geri durmuyorlar.
Kötü bir niyetle yapmıyorlar bu karşılaştırmaları... Ne bir art niyet var ortada, ne bir kasıt. Adeta düşünmeden, kendiliğinden oluyor kıyaslama. Çocukluklarından kalma bir alışkanlık. Bunca zaman sonra bile ebeveynlerinin sevgisini kazanmak için birbirleriyle yarışan iki kız çocuğu gibi davranıyorlar.
Bu arada onları tanıyan herkes ağız birliği etmişçesine birbirlerine ne kadar benzediklerini söylüyor. İlk bakışta çok ortak fiziksel özellikleri. Aynı boyda, aşağı yukarı aynı kilodalar. Aynı ruh haline demir atmış gibi duruyorlar. Ne var ki alabildiğine farklı yaşadıkları hayat modelleri. Zira temel bir noktada ayrışıyorlar.
Kardeşlerden küçük olanı tipik bir sen-merkezci. Abla ise bir o kadar tipik bir ben-merkezci. Biliyorlar da bunu içten içe, biliyor ve gülüyorlar hallerine. Ama değiştirmek için bir şey yapmadan, yapamadan.
Sen-merkezci kadın genç kızlığından beri tapacak bir adam arar kendine. Güçlü, kalıplı, toplumca saygı gören, ayakları üzerine sağlam basan birini ister. Ve böylesini bulduğunda kendini pervane eder etrafında. Hayatını, benliğini ve her şeyini ona göre kurgular, sil baştan ayarlar. Yaşamın merkezi kocasıdır artık. Onun tercihleri etrafında şekillenir hayat. Sen-merkezci kadın, farkında bile olmadan, önce bir sen arar, bulunca da hayatını ve kendini ona adar. Adadıkça kendi gözündeki değeri damla damla azalır. Güneş altında kar gibi erir özgüveni. Taptığı erkeği gözünde büyüttükçe kendiyle olan diyaloğu azalır. Sonunda derin bir sessizlik hâkim olur yüreğinin kuytularına.
Ben-merkezci kadın, tam tersine, kendi ihtiyaç ve arzularını öne çıkarır. İstedikleri olmayınca mutsuzlaşır, hırçınlaşır. Hayattaki tüm gezegenler onun yörüngesinde dönsün ister. Ben-merkezci kadınların evliliklerinin yürümesi, ancak eşlerinin esnek davranmasıyla mümkündür. Çünkü bu tür kadınlar esnek değildir. Fedakârlık hep karşı taraftan gelir. Gelmezse şayet tam orta yerinden kırılır çıta.
Sen-merkezci kız kardeş sürekli çocuklarının istediklerini yapıyor, gözlerinin içine bakıyor. Etrafındakiler onun çocuklarını fazlaca şımarık büyüttüğüne, pohpohladığında inanıyor, ama fikirlerini kendilerine saklıyorlar.
Ben-merkezci kadın ise gece-gündüz kontrolü elinde tutmayı seviyor. Çizelgeler, planlar, tablolar... Kimin hangi saatte ne yapacağına hep o karar veriyor. Uzaktan bakanlar fazla disiplin ve kontrol uyguladığını düşünüyor, ama fikirlerini kendilerine saklıyorlar.
Bense roman karakteri olarak görüyorum onları, öyle seviyorum. Tüm zaafları, zıtlıkları, evhamları ve arzularıyla. Bazen hayallerimde ikisini de birer renk paleti gibi algılıyorum. Ve her birinden bir katre boya alıp ötekinin renklerine katıyorum. Onlar iki kız kardeş. Biri sen-merkezci, diğeri ben-merkezci.
Birbirlerini seviyor, ama aslında pek anlamıyorlar.

*Elif Şafak - Firarperest'ten

15 Şubat 2011 Salı

Mütereddit Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

"Bulanlar"dan mısınız, yoksa "arayanlar"dan mı? "Bilenler"den misiniz, yoksa "öğrenenler"den mi?
Katı mı zihninizin halleri, yoksa sıvı mı?
Daim öğretmen misiniz şu hayatta, yoksa daim öğrenci mi?
Öğretmeyi mi seviyorsunuz, öğrenmeyi mi?
Doksan yaşına geldiğinizde de yeni bir şeyler öğrenmekten heyecan duyabilir misiniz, yoksa ununu eleyip eleğini çoktan duvara asanlardan mısınız?
Vaktinden evvel yaşlananlardan mısınız, yoksa asla yaşlanmamak için uğraşanlardan mı? Ya da yaşını doğallıkla taşıyanlardan mısınız?
Varmayı mı tercih ediyorsunuz, gitmeyi mi?
Sahip olmayı mı seviyorsunuz, yoksa var olmayı mı?
Bir yere ulaşmadan, ulaşmayı dahi amaçlamadan, sırf gidebilmenin güzelliği için yollara düşebilir misiniz? İllaki bir paye, bir derece, bir rütbe ya da zaferler için değil, hatta bir "şey" olmak için bile değil... Yaşamı sırf yaşanılası olduğu için, baldan âlâ, sudan aziz bir iksir gibi yudum yudum içebilir misiniz? Sevebilir misiniz? Karşılıksız, beklentisiz, hesapsız, çıkarsız, özgür bırakarak... Sırf bir başkasının iyiliğini, mutluluğunu isteyerek.
Aşk dışı süslü, içi boş bir kelime mi size göre? Yoksa kâinatın özü, cevheri, yaradılışın gayesi mi? Hiç tanımadığınız ve muhtemelen tanışmayacağınız bir insan için dua eder misiniz? Öyle yüzeysel, geçiştirerek ya da lafın gelişi değil, derinden hissederek. Ağlaya ağlaya...
Yoksa bütün dualarınız sadece kendiniz ve sizin tanıdıklarınız için mi saklı?
Sizden daha kıdemli, daha başarılı, daha zengin, daha güzel ya da yakışıklı... Velhasıl "daha ve daha" gibi görünen bir insanın iyiliğini en az kendi iyiliğinizi istediğiniz gibi isteyebilir misiniz? Samimiyetle, yürekten... Nefsinizi bir tüy gibi avucunuza yerleştirip uzaklara üfleyebilir misiniz? Şu yeryüzünde insanın insana hayrı dokunması gerektiğine inanır mısınız? Yoksa insanın insanın kurdu olduğuna inanmayı mı tercih edersiniz? Sizce insan denilen mahluk fıtrat itibariyle iyi midir, yoksa kötü mü?
Her Âdemoğlu, Havvakızı doğuştan iyi mi gelir bu dünyaya ve sonradan bozulur? Şartlardan, sistemden, toplumdan dolayı... Yoksa doğuştan fesattır da insan, yasalar ve kurallar aracılığıyla mı biraz olsun durulur? Dikey mi bakarsınız hayata ve dünyaya? Hiyerarşik, tepeden, yukarıdan... Sırça köşkünüzden? Yoksa yatay mı bakarsınız? Herkesi eşit bir düzlemde konumlandırarak... En sevdiğiniz şekil kare midir; köşeli, kapalı? Yoksa çember mi tercihiniz? Durmadan dönen ve yenilenen, her noktanın her noktaya aynı mesafede kaldığı?
Sizin gibi düşünmeyenleri kucaklayabilir misiniz? Sevebilir misiniz? Yoksa sadece size benzeyenlerle mi yaşamak isterdiniz? Demokrasiyi sadece kendiniz için mi istersiniz? Yoksa herkes için mi? Ekmeğinizi, suyunuzu, hayallerinizi, fikirlerinizi paylaşır mısınız başkalarıyla? Yoksa sadece kendinize mi saklamak istersiniz? Eleştirilmekten korkar mısınız başkalarını ha bire eleştirdiğiniz halde? Sahi katı mı zihniniz taş gibi, kaya gibi, duvar gibi, yoksa su gibi akmakta mı yüreğiniz çağıl çağıl, öylesine taşkın?
Damı akmayan, gemisi su almayan insan yok ki şu hayatta. Varsa da rol yapıyor demektir. Kahramanlar yok aramızda. Kahramanlara ihtiyacımız da yok aslında. Bir zamanlar Bertold Brecht'in dediği gibi "ihtiyacımız olan şey kahramanlar değil, kahramanlara ihtiyaç duymayan bir toplum olmalı." Kimse mükemmel değil. Kimse sandığı kadar diğerlerine üstün değil. Bunu bir anlasak, mantıkla değil yürekle anlasak, ne kibir kalır dilimizde, ne önyargılar zihnimizde.
Mütereddit güzel kelime. Tereddüt besleyen, şüphe eden...
Maddenin nasıl katı, gaz ve sıvı halleri varsa, insan zihninin de aynen öyle halleri var. Maddenin katı hali: İnsanın mutlakıyetçi hali. Maddenin sıvı hali: İnsanın yaratıcı hali. Maddenin gaz hali: İnsanın mütereddit hali.
Mutlakıyetçi zihniyet, köşeli, katı ve keskindir. Kelimeleri kurumuş çimento gibi rap rap dizer üst üste. Dili ustura gibi kullanır. Keser, biçer, kategorilere sokar. "Onlar" ve "bunlar" diye ayrılmıştır dünyası. Ara tonları görmez, göremez. Mutlakıyetçilik bir nevi renk körlüğüdür. Sadece siyah-beyaz bir dünyada yaşar kişi. Nüansları bilmeden.
Yaratıcı zihin, tam tersine, ayrıntıları sever. Fikirlerle doludur. Nobran genellemelerle düşünmez. Nüanslara dikkat eder, ara tonlara. Yepyeni sentezler yaratır. Renkleri karıştırır. Su gibidir yaratıcı insan. Kabında duramaz. Dursa bile sığamaz. Akması lazım illaki. Uzaklara, öteye, daha evvel denenmemiş işlere, varılmamış yerlere...
Mütereddit zihin ise mütevazıdır. Öğrenmeye açıktır, kâinatı kitap gibi okumak ister, daima merakla sorgular. Sadece başkalarını değil, kendini de, kendi doğrularını da tartar. Kibirden arınmıştır.
Derviştir içi. Dıştan her zaman belli olmasa da.
Zihnin katı hallerinden sıvı ve gaz hallerine geçebilmek dileğiyle... Daha çok yaratıcılık, daha çok hoşgörü için...

*Elif Şafak - Firarperest'ten

6 Şubat 2011 Pazar

MF

Bir Melodifestivalen süreci daha başladı. Bu yakından takip ettiğim 3. yarışma olacak. :) Dün ilk 8 şarkıyı dinledik. Bir favorim vardı ama kendisi ne yazık ki 'İkinci Şans'a kaldı. Umarım final bileti alabilir. İşin ilginç olan tarafı, İsveç'in bu yıl çok değişik seçimler yapıyor olması. Kesin elenir dediğim bir şarkı ikinci, finale çıkar dediğim şarkıysa 6. oldu ve elendi. Bakalım İsveç beni şaşırtmaya devam edecek mi? Önümüzdeki haftalar gösterecek. :)

Ayrıca ayın 12'sinde motorlu taşıtlar sınavım var. Sınav giriş yerim biraz alakasız gibi görünüyor ama bakalım, umarım o günü de kolaylıkla atlatabilirim.

Ayın 15'inde de BAS2 var, o çok da önemli değil. Halledeceğimi düşünüyorum.

TTNET'i bırakıp Superonline'a geçelim dedik ama sabahtan beri Superonline'ın internet servisinde problem var. Umarım TTNET'i kapattığımızda bu sorunlar devam etmez.

Biraz içimi döktüm, boşalttım. Rahatlamak için. :)

Üç hafta sonra da annem geliyor, ev işleri çok yoruyor bizi, iyi olacaktır umarım onun gelmesi de. En son gelişi gibi olaylı bir ziyaret olmamasını diliyorum.

Me-Şe

4 Şubat 2011 Cuma

Gelseydi Keşke

Evlenebilmek için ailelerine karşı çıkmak zorunda kalan gencecik bir çiftin öyküsüdür bu. Tanıdık bir hikâye. Ve hayat kadar hakiki. Kadın henüz yirmilerinde. Sesi billur, yüreği sırça. Hayallerini kilitli çekmecelerinde, naftalinli sandıklarda saklayarak büyümüş. Öylesine içine kapanık ve suskun. Dört çocuklı bir ailenin en büyük kızı. Kendini bildi bileli hep fedakârlık yapmış, kardeşlerine bakmış. Ağırbaşlı, sorumluluk sahibi. Hayatta kendine ayırabildiği tek bir meşgale var. Üzerine titrediği bir tanecik alan: Müzik. Türki söylüyor bir halk korosunda. O solo aldığında herkesin yüzü gülüyor. Dinleyenin içine işliyor kırılgan sesi. Buğulu cam gibi.
Erkek kadınla hemen hemen aynı yaşta. O da müzisyen. Aynı koroda bağlama çalıyor. Böyle tanışıyorlar. İlk günden başlayan karşılıklı çekim, kısa sürede aşka dönüşüyor. Beraberken bile birbirlerini özlüyorlar. Ayrı kaldıklarında birbirlerinin yollarını gözlüyorlar. Hasretin bir katresi bile ağır geliyor, geçmiyor saatler. Aşk bir sihirli halı gibi uzanıyor ayaklarının altında; haftalar, aylarca yere basmadan yaşıyorlar. Akılları bulutlarda, yürekleri pır pır. Biri söyleyip biri çalarken etraftakiler mest olmuş bir halde dinliyor. Herkes onların birbirleri için yaratıldıklarını, bir elmanın iki yarısı gibi bir bütünü tamamladıklarını söylüyor. Ne var ki biri Alevi, biri Sünni. Gerçi genç kadın ile genç erkeğin gözü bu tür ayrımları görmüyor. Ama aileler. Ama konu komşu. Ama toplum. Hep bir ama var etrafta...
"Hangi çağda yaşıyoruz? Hepimiz aynı mayadan, aynı hamurdan değil miyiz?" diyor genç adam. Kızgın. Kırgın. "Konuşuruz ailelerimizle. Anlatırız. Güzellikle söylersek anlarlar."
Kadın ise düşünceli, karamsar. Babasının asla Sünni biriyle evlenmesine izin vermeyeceğinin bilincinde. Ne yapması, kime danışması gerektiğini bilmiyor. Aşk bir cendere olmuş, burgu gibi yüreğini sıkıyor. Nihayet cesaret edip annesine durumu çıtlattığında gördüğü tepki korktuğundan da beter oluyor.
"Sakın" diyor annesi. "Zinhar. Etraf ne der sonra?"
"Elâlemin ne dediği, başkalarının oturup hakkımızda nasıl dedikodu yaptığı, öz kızının mutluluğundan daha mı önemli?" Böyle demek istiyor anasına. Kelimeler diziliyor boğazına. Yutkunamıyor. Aynı gün, aynı saatlerde genç addam da babasına durumu açmaya karar veriyor. Erkek erkeğe konuşacak onunla. Doğrudan, dürüstçe. Babası sert bir adam. Çok içerdi eskiden, gerçi şimdilerde bıraktı. Herkes bir parça çekinir gölgesinden. O da öyle olsun ister zaten. Çocukları üzerinde otorite kurmuş ta başından beri. Sevilmekten ziyade korkulmak isteyen babalardan. Sevgi zaten kendiliğinden gelir, aile fertleri korkacak ki aile reisinden, hata yapmayacaklar...
Genç adam bir gün çocukları olduğunda, babasından çok farklı bir baba olmaya kararlı. O "korkulan baba"lardan değil, "sevilen baba"lardan olmak istiyor. Yemekten evvel birdenbire, babasına bir kıza âşık olduğunu söylüyor. Sesi titriyor konuşurken, ama çabuk toparlıyor kendini. Utanmayacak bu durumdan. İnsan aşktan utanır mı? Bir suç işlemiş gibi davranmayacak. Kabahat değil ya sevmek, sevilmek. Başını dik tutuyor.
"Baba müsaadenle biz evlenmek istiyoruz."
"Dur hele, acelen ne? Kimin nesiymiş bir bakalım" diyor babası.
O zaman söylüyor genç adam. Pat diye, saklamadan. "Alevi bir ailenin kızı."
"Unut" diyor babası. "Bize yaramaz. Bu kızı bize gelin diye getirmeye kalkarsan seni evlatlıktan atarım."
Nasıl bir şey evlatlıktan atmak? İnsan bir kalemde siler mi öz evladını, kanını canını, sırf kendine ait bir hayatı ve hayali var diye?
"Baba..."
"O kızla evlenmeye kalkarsan bu evden bavulunla çıkarsın. Bir daha annenin yüzünü göremezsin."
Genç adam kalıyor öyle. Ellerini yumruk yapmış farkında bile olmadan. Gidecek bir yeri yok. Ama şu anda hiçbir şey umrunda değil. Senelerce tehditle sağlanan bir otoriteyle büyüdü. Otorite, sevgi demek değil. Babası bu ikisi arasındaki ayrımı göremiyorsa beyhude yaşamış bunca seneyi. "Cenazeme de gelmeyesin" diyor babası o kapıdan çıkarken.
Genç adam ve genç kadın evlendiklerinde nikâhlarında bir avuç insan var. Bu halde İstanbul'dan ayrılıp sakin bir kasabaya yerleşiyorlar. Bir kızları oluyor. Ona hem Aleviliği hem Sünniliği öğretiyorlar. Ona insanın insana değer verdiği bir muhabbet felsefesi veriyorlar. Genç adam kendi kendisine verdiği sözü tutuyor. Babası gibi bir baba olmuyor. Sevmekten de, sevdiğini göstermekten de çekinmiyor.
Sekiz sene geçiyor aradan. Babasının fenalaştığı haberini alıyor. Kızının elini tutup gidiyor İstanbul'a. Hastanın durumu ağır. Yaşlanmış iyice. Çoktan azalmış gözünün feri. Ömrü hayatının sonlarına geldiğini anlayan her insan gibi onun da bakışlarında bir başkalık var.
İlk defa gördüğü torununa bakıyor uzun uzun, sonra oğluna dönüyor. "Karın nerede?" diye soruyor.
"Getirmedik" diyor oğlu. "Görmek istemezsin diye düşündüm."
"Olur mu, gelseydi keşke..."
Son sözleri bunlar. Bir ömrü noktalayan iki kelime...


*Elif Şafak - Firarperest'ten