24 Ekim 2011 Pazartesi

Mutlu Bir Beyin Güzel Bir Hayat

Bu başlıkla yazılmış 75 maddeden oluşan bir yazı vardı okuduğum dergide. İçlerinden beğendiğim birkaçını burada paylaşmak istiyorum.

  • Uzun süredir toplamaya üşendiğiniz bir dolabı düzenleyin. Bu iş gözünüzde büyüyorsa her güne bir çekmece ayırarak görevi kolaylaştırabilirsiniz.
  • Pikniğe gidin. Çimenlerin boyamasından korkmayacağınız giysiler geçirin üstünüze. Ya da en iyisi yeşil bir şeyler giyin. Şimdi çimenlerin üzerine çekinmeden boylu boyunca uzanabilirsiniz.
  • Bir film izleyin ve yanında patlamış mısır yiyin. Ya da canınız patlamış mısır çektiğinde yanında iyi gidecek bir film izleyiverin.
  • Aklınızda, ayrıntıları atlamaksızın anlatacağınız iyi bir fıkra olsun daima.
  • 15 dakika önce uyanmayı deneyin. Bu sürede doğada olup biteni gözlemleyerek çeyrek saatlik bir zaman dilimi içinde neler kaçırdığınızı görün.
  • Günlük tutun. Bu zor geliyorsa, işe haftalık tutarak başlayabilirsiniz.
  • Her zaman farklı ve henüz aklınıza gelmemiş seçeneklerin olduğunu hatırlayın.
  • İnsanları değiştirmeye çalışmayın. Kendi haline bırakmanın bazen en iyi ilaç olduğunu hatırlayın.
  • Daha iyi bir dinleyici olun. Çevrenizdeki seslere kulak verin.
  • İhtiyaçlarınızı karşılayamamaktan yakınmak yerine önce onları tanımlayın. Aralarından bazılarına aslında ihtiyaç duymadığınızı fark edeceksiniz.
  • Kendinize çiçek alın. Size bu iyiliği yapacak başka biri varsa masrafa girmenize gerek yok tabi.
  • Yarın yapmayı tasarladığınız bir işe kıyak geçin ve bugün yapın.
  • Kusursuzluk için değil, her zaman bir öncekinin daha iyisini yapmak için çaba gösterin.
  • Merhamete en çok ihtiyacınız olduğu zamanda bile merhamet etmekten vazgeçmeyin.
  • Çiçek büyütün. Onlarla sohbet edin. Cevapları sesli değil , renkli ve kokulu olacaktır.
  • Her zaman bir B planınız olsun. A planınız işe yaramadığı zamanlar için tedarikli olmak gerek.
  • Hafızanıza fazla güvenmeyin, yanınızda küçük bir defter bulundurun ve notlar alın.
  • Önemli kağıtların, raporların veya ödevlerin bir kopyasını edinin. Bugün olmasa da yarın gerekebilirler.
  • Yarının daha güzel bir gün olacağını düşünmeyin, bugünün güzelliğini yaşamaya bakın.
  • Sizi yargılamadan dinleyecek, istediğiniz zaman kapısını çalacağınız bir arkadaşınız olsun. Siz de kapısı her zaman çalınabilecek bir arkadaş olmaya çalışın.
  • İşinizi son güne bırakmayın. Son gün size beklenmedik sürprizler yapabilir.
  • Nefret ruhu zehirler, bunun için kin gütmeyin.
  • Neyin yanlış olduğundan çok, neyin doğru olduğu üzerinde kafa yorun. Yanlış çoktur; ama genellikle tek bir doğru vardır. Çokluk içinde kaybolmayın.
  • Daima meşgul olacak bir şeyler bulun. Meşgul bir kişinin mutsuz olmaya zamanı olmaz.
  • Kendinizle konuşun. Dinleyici aramak zorunda kalmaz, bir türlü anlaşılamadığınızdan yakınmazsınız.
  • En sık kullandığımız sözcükler olan "evet" ve "hayır"ı dile getirmeden önce durun ve düşünün.
  • Elinizdeki az da olsa onu sevdiklerinizle paylaşmaktan çekinmeyin. Bunun verdiği zevk, elinizdekinin tümünü kendinize saklamanın vereceğinden çok daha fazladır.
  • İnsanlara değil, insanlarla birlikte gülün.

1 Ekim 2011 Cumartesi

Hafta Sonu Yalnızlığı

"Hepimiz yalnızız Antoine, burada, Paris'te ya da başka yerde. Yalnızlıktan kaçmayı deneyebiliriz, taşınmayı, yeni insanlarla tanışmak için her şeyi deneyebiliriz, ne yazık ki değişen bir şey olmaz. Günün sonunda, herkes evine dönüyor. Çift olanlar ne kadar şanslı olduklarının farkında değiller. Yemeklerini tepside yediklerini, yaklaşan hafta sonunun yarattığı iç sıkıntısını, pazarları telefonun çalmasını beklediklerini unuttular. Dünyanın tüm başkentlerinde böyle yaşayan milyonlarca insanız biz. Bunun tek iyi yanı, diğerlerinden çok da farklı olmadığımızı hissetmek."


*Marc Levy - Dostlarım Aşklarım'dan

16 Eylül 2011 Cuma

Azı gitti, çoğu hâlâ duruyor!

Okulun ikinci haftasını da bitirdik bugün. Dersler yığınla birikti, sınav yaklaşıyor. Çalışmak gerek artık düzgünce. Herkesin daha çok sevdiğini söylemesine rağmen, ben bu yılki derslere henüz adapte olamadım ya da sevemiyorum onlar gibi. Umuyorum adapte olamamışımdır, çünkü önümde uzun yıllar var ve muhtemelen mezun olduktan sonra da bu tür şeylerle uğraşacağım. Sevmeden yapılmaz bu meslek, o yüzden sevmek şart. Adapte olabilmek için elimden geleni yapacağım ama.
Adaptasyon sürecimi etkileyen olaylar da yaşamıyor değilim. Sanırım psikolojik olarak yardım almam lazım, çünkü başka insanların baktığı gibi sakince bakamıyorum bazı olaylara. Hemen panik olup, tüm dünyam yıkılmış hissine kapılıyorum. Her sorunun bir çözümü olduğunu öğrendiğimi sanırdım ama bu konuda problemlerim olduğu ortada. Bu problemlerin üstesinden geldiğimde daha mutlu ve huzurlu olacağıma inanıyorum. Şimdi bir adım daha atıp bir danışman ile görüşmeye başlamalıyım sanırım. Ama hocalarımdan birini ziyaret etsem kabul ederler mi beni, yoksa özel bir yere mi gitmeliyim bilemiyorum? Özel bir kliniğe gidecek param olmadığından ötürü şu sıralarda, daha önce okuldaki hocalarımıza giden arkadaşlarıma bir danışmalıyım bunu.
Bunların dışında yarın çok sevdiğim arkadaşlarımdan biri gelecek inşallah, beni ziyarete. İlk yatılı misafirim olacağı için (ailem dışında) biraz heyecanlıyım. :)

Şimdilik yazacaklarım bunlar, ders çalışma zamanı geldi de geçiyor bile.

Me-Şe

10 Eylül 2011 Cumartesi

Okul

Okulun ilk haftasına başladık ve oldukça yoğun bir hafta geçirdim. Dersler yığınla birikiyor adeta, çalışmaya başlamazsam asla yetişmeyecek gibi duruyor. Üçüncü sınıfın dersleri daha anlaşılır geldi ama kendimi daha sorumlu hissetmeye başlıyorum. Artık gerçekten bir şeyler öğrenmeliyim doktor olabilmek için. Sınav bazlı çalışma ve derse girme dönemim bitti artık, dersleri hekimlik hayatımda kullanacağım bilgileri öğrenmek amacıyla çalışmaya başladım. Umarım başarılı olurum, sona daha çok var gibi dursa da iki yıl o kadar hızla geçip gitti ki birden kendimi beşinci sınıfın ilk gününde falan bulursam hiç şaşırmayacağım.

Havalar güzel gidiyor, hatta benim için bile fazla güzel. :) Azıcık serinlese fena olmayacak gibi duruyor ama tabi İzmir'de ilkbahar ve sonbahar gibi mevsimler olmadığı için birden 15 derece birden düşer sıcaklık. O yüzden şikayet etmemek lazım.

2 Eylül 2011 Cuma

Mevlana ve Hacı Bektaş Veli

Adamın biri kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaş Veli'nin dergâhına kurban olarak bağışlamak ister. O zamanlar dergâhlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu. Durumu Hacı Bektaş Veli'ye anlatır ve Hacı Bektaş Veli helal değildir diye bu kurbanı geri çevirir. Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider ve aynı durumu Mevlana'ya anlatır. Mevlana ise bu hediyeyi kabul eder. Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli'ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana'ya bunun sebebini sorar.
Mevlana şöyle der:
-Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.
Adam üşenmez, kalkar Hacı Bektaş Veli'ye, Mevlana'nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş Veli'ye sorar. Hacı Bektaş Veli Hazretleri şöyle der:
-Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana'nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.

1 Eylül 2011 Perşembe

Yapılacaklar Listesi

Geçen gün okuduğum bir dergide 41 maddeden oluşan bir yazı gördüm. İçlerinden bazılarını çok beğenip, işaretledim. Mutlaka aklımızda bulunması gereken, günlük hayatımızda da çok işimize yarayacağını düşündüğüm maddeler bunlar. Burada da sizlerle paylaşmak istedim, bu beğendiğim maddeleri. :)

*Ne istediğiniz kadar ne istemediğinizi de bilin. Bu, karar verme aşamasında daha belirleyici bir kriterdir.

*Burnunuzun dikine gitmeyin. İnat, kimi zaman engelsiz bir yolda bile önünüze engebeler çıkarabilir.

*Neyi bildiğiniz kadar neleri bilmediğinizin de farkında olun. Bilmedikleriniz bazen daha sadık bir yol göstericidir.

*Bir insanı değerlendirirken onun hakkında diğerlerinin ne söylediğinden çok, onun diğerleri hakkında neler söylediğine bakın.

*Ne zaman konuşmanız, ne zaman sessiz kalmanız gerektiğini, bunların hangisinin ne zaman etkili olduğunu bilin.

*Ağzınızdan çıkanlara dikkat edin, geriye dönüşü olmayan sözler etmekten sakının.

*Sır vermekte cömert davranmayın. Her zaman kendinize sakladığınız bir sırrınız olsun.

*Öfkeli zamanlarınızda karar almaktan ve uygulamaya koymaktan kaçının.

*Doğru şartların oluşmasını beklemek yerine doğru şartları yaratın.

*Evet derken de hayır derken de iyi düşünün.

*Haksızlığa tepki göstermekten çekinmeyin. Unutmayın ki, bugün başkasının kapısını çalan adaletsiz bir el yarın sizinkine dayanabilir.

*Başarısızlığınızın bahanelerini değil sebeplerini bulun. Bahaneler başarısızlığı haklı çıkarmaktan ve sizi çaresiz bırakmaktan başka bir işe yaramaz.

Bu maddeleri ve daha bir çoğunu hayatımızda uygulayıp, daha iyi bir dünya oluşturmamızı diliyorum.

Mert

31 Ağustos 2011 Çarşamba

3.sınıf

Pazartesi günü okul açılıyor. Biraz erken olacak, aslında bu durumdan şikayetçi değilim. Ama yine de tatile doyabilen bir insan değilim ne yazık ki. :) Bu durumdan şikayetçi değilim, dediğim gibi. Ancak derslerin başlıyor olması ister istemez beni geriyor. Gerçekten de mesleğime doğru adım adım ilerliyorum ve bazı bilgilerin artık iyice kalıcı olmasını istiyorum benim için. Ancak ilk iki yılda öğrendiğim bilgileri bile hatırlamazken, üstüne üçüncü bir yılın daha eklenecek olması açıkçası gözümü korkutuyor. Umarım başarılı bir yıl daha geçiririm, bunu yürekten istiyorum.

İzmir'i ve orada beni bekleyeni de çok özledim. Annemle ilgili bir de karar vermem gerekiyor ama şimdilik erteliyorum. Her şeyin de bir zamanı var zaten, öyle değil mi?

Mert

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Bu yaz neler okudum?

Kitap okumayı çok seviyorum. Okulun yoğunluğu nedeniyle bir süre ara vermek zorunda kalmıştım kitaplara. Temmuz ayından beri okuduğum kitapları paylaşmak istedim bu yazımda.

İlk olarak Murathan Mungan'dan Eldivenler,Hikayeler ile başladım bu yaz mevsimindeki okuma yolculuğuma.

İçinde güzel, insanın içini ısıtan, kimi uzun kimi kısa hikayeler vardı. Yolculuk kitabım oldu biraz benim için.

Bu kitabın ardından, okulun ardından yaz mevsimini ve tatili biraz daha iyi hissedebilmek adına, Gülse Birsel'in Yazlık isimli kitabını okudum.

Bu da sanıyorum ki Gülse Birsel'in köşe yazılarından oluşmuş bir kitaptı. Bu tarz kitaplardan pek hoşlanmasam da, bu kitabı sevdim. Özellikle yazılarını kendince güzel bir şekilde kategorilere ayırması güzel düşünülmüş bir detaydı benim için.
Yazlık isimli kitabın ardından, Nisan ayında kitap fuarından aldığım bir kitapla devam etmek istedim. Alice Kuipers'ten Yaptığı En Kötü Şey isimli romanı okudum.
Bu kitabı sanırım bu listede okuduklarım içinde en kötüsü olarak belirtebilirim. Konusu beni çok sıktı açıkçası, hatta bir ara yarıda bırakmayı bile düşündüm ama yapmadım.
Dördüncü sırada Brigitte Aubert ve Doktor March'ın Dört Oğlu isimli roman var.
Polisiye tarzda bir romandı ve değişik anlatım tarzıyla bana kendini sevdirdi. Aldığıma pişman olmadım bu kitabı.
Gölge Hırsızı isimli romanı ile bana kendini sevdiren Marc Levy, Neredesin? isimli romanıyla bu yaz okuduğum bir diğer isim oldu.
Başlarda çok fazla beğenmesem de, özellikle ikinci bölümde çok sevdim bu romanı. Gölge Hırsızı kadar vurucu değil ama, Marc Levy farkı hemen hissediliyor zaten. Bu listedeki en iyi romanlardan biri oldu benim için.
Gelelim altıncı sıraya. Aylarca beklediğim Elif Şafak ve İskender bu yaz okuduğum altıncı roman oldu.
Elif Şafak, 4 yıl aradan sonra tam ondan beklediğim bir roman yazmış. Çok kısa sürede okumayı bitirdim ve bu yaz okuduğum en iyi romandı diyebilirim. Elif Şafak romanları listesinde de ilk 3'e girmeyi başardı İskender.
İskender'den sonra bir kaç gün okumaya ara verdim. Okuyacağım hiç bir kitabın onun etkisinden beni kurtarabileceğini düşünmemiştim açıkçası ama, Khaled Hosseini ve Uçurtma Avcısı tam anlamıyla beni kendine bağladı.
Bunu da oldukça kısa bir sürede tamamladım ve çok beğendim. İyi ki okumuşum böylesine güzel bir romanı.

Şimdilerde ise Serdar Özkan'dan Hayatın Işıkları Yanınca isimli kitapla devam ediyorum okuma yolculuğuma. Daha öncesinde Kayıp Gül isimli eserini okumuştum ve pek benim tarzım olmadığı için beğenmemiştim. Sanırım bu romanı da Kayıp Gül tadında ama yine de okuyorum. Çünkü okumak güzeldir. :)

Mert

26 Ağustos 2011 Cuma

Yaş:20

Yirmi yaşıma girdim dün artık. Başında 2 bulunan sayılarla ifade edeceğim bundan böyle yaşımı. Buna uygun olgunluğa eriştiğimi umuyorum ve bu saatlerde okuduğum güzel bir kitap cümlesi ile devam ediyorum yazıma: "Bu dünyada sürdüğümüz her koku gibi, her akıl, her zenginlik, her güç, her özgürlük, her güzellik, her mutluluk zamanla uçup gider. Çünkü ölümsüzlerin kendileri değil, kokularıdır onlar yalnızca."

28 Nisan 2011 Perşembe

Cancağızım

Her gün bir yerden dönmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne âlâ
Dünle beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım

Mevlânâ Celaleddin

Bu güzel dizelerle başlamak istedim yazıma. Annemleri görmek için bir kaç günlüğüne Konya'ya geldim.

Korktuğum ilk sınav geride kaldı. İyi bir sonuç bekliyorum, güzelce atlatalım şu bloğu da tatil yapalım. :)

Simüle görüşmelerim de beklediğimden iyi geçti. Haziran ayında da bir tane daha var. Sonrasında da sınav var bakalım.

Şimdilik bu kadar yeter sanırım. Dört gözle baharı bekliyorum artık. :)

Me-Şe

25 Nisan 2011 Pazartesi

Elma

Görünenle yetinirsen eğer sadece tırtılı bilirsin. Çirkindir ya tırtıl, gönlünü çelmez. Görünenin ötesine geçmek istersen eğer, aradan örtüyü kaldırıp da gönül gözü ile bakarsan, kelebeği bulursun karşında. Güzeldir ya kelebek, gönlün ona akar. Lâkin gönül gözünle görürsen eğer, kelebeğe değil tırtıla sevdalanırsın.

*Elif Şafak - Pinhan'dan

27 Mart 2011 Pazar

E3B1

Yepyeni bir bloğa başladık okulda. Evre3 Blok1. Patoloji ve Klinik Bilimlere Giriş. Ciddi anlamda korktuğum ve çalışmam gereken bir blok kendisi. İlk haftası bile yeterince dolu dolu geçti. 18 Nisan'da ilk sınavını olacağız bakalım. Gerçi dersler zevkli ama zor yine de. Ayrıca yine bu blokta simüle hasta görüşmelerim olacak, bunun için de çok heyecanlıyım. :)

Blogspot'un kapanması nedeniyle pek yazamadım son zamanlarda. Umarım tekrar bu tarz sorunlar yaşamayız.

Saatlerinizi 1 saat ileri almayı unutmayın ayrıca! :P

Bol Farmakoloji'li bir hafta bizi bekliyor, Allah yardımcımız olsun. :)

20 Şubat 2011 Pazar

Üslup Meselesi

...
Televizyon haberleri "tekrar etmek" ve "telaşa vermek" üzerine kurulu. En sıradan haber bile öyle bir "eyvah paniiiiik!" duygusuyla veriliyor ki, ekran karşısında gerim gerim geriliyoruz. Her an bir skandal, her saniye bir "flaş flaş flaş" bekliyoruz. Dünyaya az sonra bir meteor çarpacak duygusuyla yüreğimiz ağzımızda kalakalıyoruz. Artık böyle bir şey Türkiye'de televizyon izleyicisi olmak. Her dakika diken üstünde bakıyoruz ekrana. Hani bir nükleer saldırı da olsa, bir kedi ağaçta mahsur da kalsa , aynı "bağıran çağıran" üslupla sunulacak. Bunca gürültü içinde yoruluyoruz. Ruhumuz daralıyor. Zihnimiz duraklıyor. Hayal gücümüz kuruyor. Nüanslar ve incelikler hızla kayboluyor.
Üstelik bir de aptal yerine konuluyoruz. Haberlerde aynı cümleler bozuk plak gibi döne döne yeniden vurgulanıyor. İlk seferde idrak edemeyeceğimizi düşünüyorlar herhalde. Bir de alt yazıyla geçiyor aynı kelimeler. Hem yüksek sesle yapılan tekrarlar, hem ekran altından geçen kırmızı bantlar... Ne zaman böyle olduk? Niye silkinip çıkamıyoruz bu sarmaldan? Neden izleyicisine güvenmeyen bir habercilik anlayışımız var? Romancılığın okulu yok. Ama eğer olsaydı daha ilk derste şu kuralı işlemek gerekirdi: "Okurunu kendinden cahil ya da aptal veya duyarsız sanma. Yazarken okura tepeden bakma." Romancılık için önemli olan bu altın kural, televizyonculukta geçersiz mi yoksa?
Tartışmalar, heyheylenmeler, polemikler... Her akşam haberleri izleyen ortalama bir vatandaşın moralinin bozulmaması mümkün değil. Fazla televizyon izleyenlerimizin konuşma tarzları da değişiyor kendiliğinden. Kelime dağarcığımız daralıyor. Üstelik başlıyoruz her şeyi defalarca tekrar etmeye. En basit kelimeleri bile haykırarak söylemeye. Artık ev hanımları sohbet ederken, esnaf dükkânında dertleşirken, öğrenciler yolda yürürken böyle konuşuyor. Konuşma adabımızı, dinlemenin erdemini ve en önemlisi tevazuyu kaybediyoruz. Artık her cümlenin sonuna muhakkak yanıp sönen bir ünlem ekliyoruz: "Flaş! Flaş! Flaş!"
Medyada ve siyasette hırçın bir üslubumuz var. Yazarken de konuşurken de. O buna kızgın, bu ona bıçkın. Nedense hep "farklılıklar ve ayrılıklar ve olmazlar" konuşuluyor. Hiç ortak noktamız yok sanki. Öyle bir davranıyoruz ki birbirimize, ayrı gezegenlerden zembille inmişiz gibi. Bu toz duman içinde gülümsemek zorlaşıyor bazen. Yumuşak başlı insanlar, "zayıf" ya da "romantik" addediliyor hemen. "Ekranda kavga ne kadar büyürse reyting o kadar artar" diyorlar. Bu öyle bir önkabul ki sorgulamadan hap gibi yutuyoruz hemen. Evet, gündem yoğun, hızlı ve renkli, ama onu gergin kılan biziz ne yazık ki.
...


*Elif Şafak - Firarperest'ten

18 Şubat 2011 Cuma

Yalnız Benim İçin Yaz...

...
İki okur düşünün. İki ayrı arkadaş. Aynı kitabı okurlar, ama tamamen farklı sayfalarda duraklayarak, farklı karakterlere yakınlık duyarak. Nasıl ki parmak izlerimiz birbirine benzemiyorsa, hiçbir okurun okuma biçimi bir başkasınınkine benzemez. Bir romanı çok sayıda insan okuyabilir, ama herkesin okuması ayrı ve özeldir. Bir metni sadece onu yazan kalem değil, aynı zamanda onu okuyan göz de inşa eder! Bu yüzden bir romanı beş kişi de okusa, beş yüz bin kişi de, herkesin okuması tek ve biriciktir!
...


*Elif Şafak - Firarperest'ten

17 Şubat 2011 Perşembe

Edebiyat Sınıfta Kaldı

...
Bir yazarı en çok inciten şey nedir? Kayıtsızlık! Üretimde bulunan, bilhassa hayal gücünü başkalarına açan insanı incitecek şey en çok emeğine, özenine ve yüreğine karşı kayıtsız kalınmasıdır. Yusuf Atılgan'ın 1980'lerde Oğuz Atay'ı kaybettikten sonra yazdığı bir yazı var, diyor ki: "Günlerden bir gün, bir paket geldi bana. Açtım içinden bir kitap çıktı: Tutunamayanlar. Kitap imzalıydı ve içinde de şöyle bir yazı vardı: 'İlgileneceğinizi umarak...' "
Yusuf Atılgan bu kitabı okur, çok da sever. Ama bunu hiçbir zaman Oğuz Atay'a söylemez. "Benim okuduğum kitap o kadar müthiç bir eserdi ki, böyle muazzam bir kitabı kaleme alan birinin daha nice eserler yazacağını düşündüm. Benim yorumuma, iltifatıma, söyleyeceğim iki çift lafa ihtiyacı olmadığını düşündüm. Dolayısıyla hiçbir zaman takdirlerimi ona iletme gereği duymadım." Ama aradan seneler geçer, ortak bir arkadaşlarından öyle bir şey işitir ki, bu hadiseyi yeniden hatırlamasına sebep olur. "Ben Yusuf Atılgan'a kitabımı gönderdim, ama kendisinden tek bir kelime dahi duymadım. Tek gördüğüm kayıtsızlık oldu" demiştir Atay. Bunu duyan Yusuf Atılgan çok pişman olur; ancak geçtir artık. Oğuz Atay vefat etmiştir. Ve Atılgan bu anıyı anlatırken der ki: "Eğer bugün hayatta olsaydı, ne yapar ne eder muhakkak onu bulur, karşısına geçer, yüz yüze ona kalemini ne kadar takdir ettiğimi söylerdim."
...


*Elif Şafak - Firarperest'ten

16 Şubat 2011 Çarşamba

Ben-merkezci Aşk & Sen-merkezci Aşk

Anlatacağım hikâye iki kız kardeşin yaşamından ufacık bir kesittir. Hayattan bir izlek.. Kardeşlerden biri otuzlu yaşların başında, diğeri ise ortalarında. İkisi de gençler henüz, her ne kadar zaman zaman kendilerini yaşadıkları senelerden daha yaşlı ve yorgun hissettikleri olsa da. İkisi de güzel giyiniyor, görünüşlerine dikkat ediyor. Bakımlı, alımlı ve gayet hoşlar. Belki ahım şahım bir güzellikleri yok, ama kendilerine iyi bakıyorlar.
İkisi de evliler. İkisi de çoluk çocuk sahibi. İkisinin de önem verdikleri bir kariyeri var. Alanları hayli farklı. Biri dişçi, diğeri bankacı. İkisinin de amaçları, hırsları, hayalleri ve yüreklerinin mahzeninde titrek alevli bir mum gibi yanan saklı sırları var.
Muazzam bir sevgi mevcut kız kardeşlerin aralarında. Her gün telefonda uzun uzun konuşuyor, birbirlerine her şeylerini anlatıyorlar. Ya da anlatılabilecek her şeyi... Belli aralıklarla birbirlerine ziyarete gidiyor; ailecek görüşüyor, tatillere çıkıyorlar.
Yüzeyde deniz mavi. Aşağılara indikçe koyulaşıyor renkler. Alttan alta bambaşka akıntılar akmakta. Derinden geçen bir çekişme, gıpta ve sürekli kıyaslama. Sahip oldukları her şeyi zihinlerinde durmadan karşılaştırıyorlar. Kimin evi daha güzel ve büyük, kimim kocası daha çok kazanıyor, kimin çocuğu okulda daha başarılı... Birbirlerinin her şeylerini bildikleri için gene birbirlerinin her şeyini karşılaştırmaktan da geri durmuyorlar.
Kötü bir niyetle yapmıyorlar bu karşılaştırmaları... Ne bir art niyet var ortada, ne bir kasıt. Adeta düşünmeden, kendiliğinden oluyor kıyaslama. Çocukluklarından kalma bir alışkanlık. Bunca zaman sonra bile ebeveynlerinin sevgisini kazanmak için birbirleriyle yarışan iki kız çocuğu gibi davranıyorlar.
Bu arada onları tanıyan herkes ağız birliği etmişçesine birbirlerine ne kadar benzediklerini söylüyor. İlk bakışta çok ortak fiziksel özellikleri. Aynı boyda, aşağı yukarı aynı kilodalar. Aynı ruh haline demir atmış gibi duruyorlar. Ne var ki alabildiğine farklı yaşadıkları hayat modelleri. Zira temel bir noktada ayrışıyorlar.
Kardeşlerden küçük olanı tipik bir sen-merkezci. Abla ise bir o kadar tipik bir ben-merkezci. Biliyorlar da bunu içten içe, biliyor ve gülüyorlar hallerine. Ama değiştirmek için bir şey yapmadan, yapamadan.
Sen-merkezci kadın genç kızlığından beri tapacak bir adam arar kendine. Güçlü, kalıplı, toplumca saygı gören, ayakları üzerine sağlam basan birini ister. Ve böylesini bulduğunda kendini pervane eder etrafında. Hayatını, benliğini ve her şeyini ona göre kurgular, sil baştan ayarlar. Yaşamın merkezi kocasıdır artık. Onun tercihleri etrafında şekillenir hayat. Sen-merkezci kadın, farkında bile olmadan, önce bir sen arar, bulunca da hayatını ve kendini ona adar. Adadıkça kendi gözündeki değeri damla damla azalır. Güneş altında kar gibi erir özgüveni. Taptığı erkeği gözünde büyüttükçe kendiyle olan diyaloğu azalır. Sonunda derin bir sessizlik hâkim olur yüreğinin kuytularına.
Ben-merkezci kadın, tam tersine, kendi ihtiyaç ve arzularını öne çıkarır. İstedikleri olmayınca mutsuzlaşır, hırçınlaşır. Hayattaki tüm gezegenler onun yörüngesinde dönsün ister. Ben-merkezci kadınların evliliklerinin yürümesi, ancak eşlerinin esnek davranmasıyla mümkündür. Çünkü bu tür kadınlar esnek değildir. Fedakârlık hep karşı taraftan gelir. Gelmezse şayet tam orta yerinden kırılır çıta.
Sen-merkezci kız kardeş sürekli çocuklarının istediklerini yapıyor, gözlerinin içine bakıyor. Etrafındakiler onun çocuklarını fazlaca şımarık büyüttüğüne, pohpohladığında inanıyor, ama fikirlerini kendilerine saklıyorlar.
Ben-merkezci kadın ise gece-gündüz kontrolü elinde tutmayı seviyor. Çizelgeler, planlar, tablolar... Kimin hangi saatte ne yapacağına hep o karar veriyor. Uzaktan bakanlar fazla disiplin ve kontrol uyguladığını düşünüyor, ama fikirlerini kendilerine saklıyorlar.
Bense roman karakteri olarak görüyorum onları, öyle seviyorum. Tüm zaafları, zıtlıkları, evhamları ve arzularıyla. Bazen hayallerimde ikisini de birer renk paleti gibi algılıyorum. Ve her birinden bir katre boya alıp ötekinin renklerine katıyorum. Onlar iki kız kardeş. Biri sen-merkezci, diğeri ben-merkezci.
Birbirlerini seviyor, ama aslında pek anlamıyorlar.

*Elif Şafak - Firarperest'ten

15 Şubat 2011 Salı

Mütereddit Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

"Bulanlar"dan mısınız, yoksa "arayanlar"dan mı? "Bilenler"den misiniz, yoksa "öğrenenler"den mi?
Katı mı zihninizin halleri, yoksa sıvı mı?
Daim öğretmen misiniz şu hayatta, yoksa daim öğrenci mi?
Öğretmeyi mi seviyorsunuz, öğrenmeyi mi?
Doksan yaşına geldiğinizde de yeni bir şeyler öğrenmekten heyecan duyabilir misiniz, yoksa ununu eleyip eleğini çoktan duvara asanlardan mısınız?
Vaktinden evvel yaşlananlardan mısınız, yoksa asla yaşlanmamak için uğraşanlardan mı? Ya da yaşını doğallıkla taşıyanlardan mısınız?
Varmayı mı tercih ediyorsunuz, gitmeyi mi?
Sahip olmayı mı seviyorsunuz, yoksa var olmayı mı?
Bir yere ulaşmadan, ulaşmayı dahi amaçlamadan, sırf gidebilmenin güzelliği için yollara düşebilir misiniz? İllaki bir paye, bir derece, bir rütbe ya da zaferler için değil, hatta bir "şey" olmak için bile değil... Yaşamı sırf yaşanılası olduğu için, baldan âlâ, sudan aziz bir iksir gibi yudum yudum içebilir misiniz? Sevebilir misiniz? Karşılıksız, beklentisiz, hesapsız, çıkarsız, özgür bırakarak... Sırf bir başkasının iyiliğini, mutluluğunu isteyerek.
Aşk dışı süslü, içi boş bir kelime mi size göre? Yoksa kâinatın özü, cevheri, yaradılışın gayesi mi? Hiç tanımadığınız ve muhtemelen tanışmayacağınız bir insan için dua eder misiniz? Öyle yüzeysel, geçiştirerek ya da lafın gelişi değil, derinden hissederek. Ağlaya ağlaya...
Yoksa bütün dualarınız sadece kendiniz ve sizin tanıdıklarınız için mi saklı?
Sizden daha kıdemli, daha başarılı, daha zengin, daha güzel ya da yakışıklı... Velhasıl "daha ve daha" gibi görünen bir insanın iyiliğini en az kendi iyiliğinizi istediğiniz gibi isteyebilir misiniz? Samimiyetle, yürekten... Nefsinizi bir tüy gibi avucunuza yerleştirip uzaklara üfleyebilir misiniz? Şu yeryüzünde insanın insana hayrı dokunması gerektiğine inanır mısınız? Yoksa insanın insanın kurdu olduğuna inanmayı mı tercih edersiniz? Sizce insan denilen mahluk fıtrat itibariyle iyi midir, yoksa kötü mü?
Her Âdemoğlu, Havvakızı doğuştan iyi mi gelir bu dünyaya ve sonradan bozulur? Şartlardan, sistemden, toplumdan dolayı... Yoksa doğuştan fesattır da insan, yasalar ve kurallar aracılığıyla mı biraz olsun durulur? Dikey mi bakarsınız hayata ve dünyaya? Hiyerarşik, tepeden, yukarıdan... Sırça köşkünüzden? Yoksa yatay mı bakarsınız? Herkesi eşit bir düzlemde konumlandırarak... En sevdiğiniz şekil kare midir; köşeli, kapalı? Yoksa çember mi tercihiniz? Durmadan dönen ve yenilenen, her noktanın her noktaya aynı mesafede kaldığı?
Sizin gibi düşünmeyenleri kucaklayabilir misiniz? Sevebilir misiniz? Yoksa sadece size benzeyenlerle mi yaşamak isterdiniz? Demokrasiyi sadece kendiniz için mi istersiniz? Yoksa herkes için mi? Ekmeğinizi, suyunuzu, hayallerinizi, fikirlerinizi paylaşır mısınız başkalarıyla? Yoksa sadece kendinize mi saklamak istersiniz? Eleştirilmekten korkar mısınız başkalarını ha bire eleştirdiğiniz halde? Sahi katı mı zihniniz taş gibi, kaya gibi, duvar gibi, yoksa su gibi akmakta mı yüreğiniz çağıl çağıl, öylesine taşkın?
Damı akmayan, gemisi su almayan insan yok ki şu hayatta. Varsa da rol yapıyor demektir. Kahramanlar yok aramızda. Kahramanlara ihtiyacımız da yok aslında. Bir zamanlar Bertold Brecht'in dediği gibi "ihtiyacımız olan şey kahramanlar değil, kahramanlara ihtiyaç duymayan bir toplum olmalı." Kimse mükemmel değil. Kimse sandığı kadar diğerlerine üstün değil. Bunu bir anlasak, mantıkla değil yürekle anlasak, ne kibir kalır dilimizde, ne önyargılar zihnimizde.
Mütereddit güzel kelime. Tereddüt besleyen, şüphe eden...
Maddenin nasıl katı, gaz ve sıvı halleri varsa, insan zihninin de aynen öyle halleri var. Maddenin katı hali: İnsanın mutlakıyetçi hali. Maddenin sıvı hali: İnsanın yaratıcı hali. Maddenin gaz hali: İnsanın mütereddit hali.
Mutlakıyetçi zihniyet, köşeli, katı ve keskindir. Kelimeleri kurumuş çimento gibi rap rap dizer üst üste. Dili ustura gibi kullanır. Keser, biçer, kategorilere sokar. "Onlar" ve "bunlar" diye ayrılmıştır dünyası. Ara tonları görmez, göremez. Mutlakıyetçilik bir nevi renk körlüğüdür. Sadece siyah-beyaz bir dünyada yaşar kişi. Nüansları bilmeden.
Yaratıcı zihin, tam tersine, ayrıntıları sever. Fikirlerle doludur. Nobran genellemelerle düşünmez. Nüanslara dikkat eder, ara tonlara. Yepyeni sentezler yaratır. Renkleri karıştırır. Su gibidir yaratıcı insan. Kabında duramaz. Dursa bile sığamaz. Akması lazım illaki. Uzaklara, öteye, daha evvel denenmemiş işlere, varılmamış yerlere...
Mütereddit zihin ise mütevazıdır. Öğrenmeye açıktır, kâinatı kitap gibi okumak ister, daima merakla sorgular. Sadece başkalarını değil, kendini de, kendi doğrularını da tartar. Kibirden arınmıştır.
Derviştir içi. Dıştan her zaman belli olmasa da.
Zihnin katı hallerinden sıvı ve gaz hallerine geçebilmek dileğiyle... Daha çok yaratıcılık, daha çok hoşgörü için...

*Elif Şafak - Firarperest'ten

6 Şubat 2011 Pazar

MF

Bir Melodifestivalen süreci daha başladı. Bu yakından takip ettiğim 3. yarışma olacak. :) Dün ilk 8 şarkıyı dinledik. Bir favorim vardı ama kendisi ne yazık ki 'İkinci Şans'a kaldı. Umarım final bileti alabilir. İşin ilginç olan tarafı, İsveç'in bu yıl çok değişik seçimler yapıyor olması. Kesin elenir dediğim bir şarkı ikinci, finale çıkar dediğim şarkıysa 6. oldu ve elendi. Bakalım İsveç beni şaşırtmaya devam edecek mi? Önümüzdeki haftalar gösterecek. :)

Ayrıca ayın 12'sinde motorlu taşıtlar sınavım var. Sınav giriş yerim biraz alakasız gibi görünüyor ama bakalım, umarım o günü de kolaylıkla atlatabilirim.

Ayın 15'inde de BAS2 var, o çok da önemli değil. Halledeceğimi düşünüyorum.

TTNET'i bırakıp Superonline'a geçelim dedik ama sabahtan beri Superonline'ın internet servisinde problem var. Umarım TTNET'i kapattığımızda bu sorunlar devam etmez.

Biraz içimi döktüm, boşalttım. Rahatlamak için. :)

Üç hafta sonra da annem geliyor, ev işleri çok yoruyor bizi, iyi olacaktır umarım onun gelmesi de. En son gelişi gibi olaylı bir ziyaret olmamasını diliyorum.

Me-Şe

4 Şubat 2011 Cuma

Gelseydi Keşke

Evlenebilmek için ailelerine karşı çıkmak zorunda kalan gencecik bir çiftin öyküsüdür bu. Tanıdık bir hikâye. Ve hayat kadar hakiki. Kadın henüz yirmilerinde. Sesi billur, yüreği sırça. Hayallerini kilitli çekmecelerinde, naftalinli sandıklarda saklayarak büyümüş. Öylesine içine kapanık ve suskun. Dört çocuklı bir ailenin en büyük kızı. Kendini bildi bileli hep fedakârlık yapmış, kardeşlerine bakmış. Ağırbaşlı, sorumluluk sahibi. Hayatta kendine ayırabildiği tek bir meşgale var. Üzerine titrediği bir tanecik alan: Müzik. Türki söylüyor bir halk korosunda. O solo aldığında herkesin yüzü gülüyor. Dinleyenin içine işliyor kırılgan sesi. Buğulu cam gibi.
Erkek kadınla hemen hemen aynı yaşta. O da müzisyen. Aynı koroda bağlama çalıyor. Böyle tanışıyorlar. İlk günden başlayan karşılıklı çekim, kısa sürede aşka dönüşüyor. Beraberken bile birbirlerini özlüyorlar. Ayrı kaldıklarında birbirlerinin yollarını gözlüyorlar. Hasretin bir katresi bile ağır geliyor, geçmiyor saatler. Aşk bir sihirli halı gibi uzanıyor ayaklarının altında; haftalar, aylarca yere basmadan yaşıyorlar. Akılları bulutlarda, yürekleri pır pır. Biri söyleyip biri çalarken etraftakiler mest olmuş bir halde dinliyor. Herkes onların birbirleri için yaratıldıklarını, bir elmanın iki yarısı gibi bir bütünü tamamladıklarını söylüyor. Ne var ki biri Alevi, biri Sünni. Gerçi genç kadın ile genç erkeğin gözü bu tür ayrımları görmüyor. Ama aileler. Ama konu komşu. Ama toplum. Hep bir ama var etrafta...
"Hangi çağda yaşıyoruz? Hepimiz aynı mayadan, aynı hamurdan değil miyiz?" diyor genç adam. Kızgın. Kırgın. "Konuşuruz ailelerimizle. Anlatırız. Güzellikle söylersek anlarlar."
Kadın ise düşünceli, karamsar. Babasının asla Sünni biriyle evlenmesine izin vermeyeceğinin bilincinde. Ne yapması, kime danışması gerektiğini bilmiyor. Aşk bir cendere olmuş, burgu gibi yüreğini sıkıyor. Nihayet cesaret edip annesine durumu çıtlattığında gördüğü tepki korktuğundan da beter oluyor.
"Sakın" diyor annesi. "Zinhar. Etraf ne der sonra?"
"Elâlemin ne dediği, başkalarının oturup hakkımızda nasıl dedikodu yaptığı, öz kızının mutluluğundan daha mı önemli?" Böyle demek istiyor anasına. Kelimeler diziliyor boğazına. Yutkunamıyor. Aynı gün, aynı saatlerde genç addam da babasına durumu açmaya karar veriyor. Erkek erkeğe konuşacak onunla. Doğrudan, dürüstçe. Babası sert bir adam. Çok içerdi eskiden, gerçi şimdilerde bıraktı. Herkes bir parça çekinir gölgesinden. O da öyle olsun ister zaten. Çocukları üzerinde otorite kurmuş ta başından beri. Sevilmekten ziyade korkulmak isteyen babalardan. Sevgi zaten kendiliğinden gelir, aile fertleri korkacak ki aile reisinden, hata yapmayacaklar...
Genç adam bir gün çocukları olduğunda, babasından çok farklı bir baba olmaya kararlı. O "korkulan baba"lardan değil, "sevilen baba"lardan olmak istiyor. Yemekten evvel birdenbire, babasına bir kıza âşık olduğunu söylüyor. Sesi titriyor konuşurken, ama çabuk toparlıyor kendini. Utanmayacak bu durumdan. İnsan aşktan utanır mı? Bir suç işlemiş gibi davranmayacak. Kabahat değil ya sevmek, sevilmek. Başını dik tutuyor.
"Baba müsaadenle biz evlenmek istiyoruz."
"Dur hele, acelen ne? Kimin nesiymiş bir bakalım" diyor babası.
O zaman söylüyor genç adam. Pat diye, saklamadan. "Alevi bir ailenin kızı."
"Unut" diyor babası. "Bize yaramaz. Bu kızı bize gelin diye getirmeye kalkarsan seni evlatlıktan atarım."
Nasıl bir şey evlatlıktan atmak? İnsan bir kalemde siler mi öz evladını, kanını canını, sırf kendine ait bir hayatı ve hayali var diye?
"Baba..."
"O kızla evlenmeye kalkarsan bu evden bavulunla çıkarsın. Bir daha annenin yüzünü göremezsin."
Genç adam kalıyor öyle. Ellerini yumruk yapmış farkında bile olmadan. Gidecek bir yeri yok. Ama şu anda hiçbir şey umrunda değil. Senelerce tehditle sağlanan bir otoriteyle büyüdü. Otorite, sevgi demek değil. Babası bu ikisi arasındaki ayrımı göremiyorsa beyhude yaşamış bunca seneyi. "Cenazeme de gelmeyesin" diyor babası o kapıdan çıkarken.
Genç adam ve genç kadın evlendiklerinde nikâhlarında bir avuç insan var. Bu halde İstanbul'dan ayrılıp sakin bir kasabaya yerleşiyorlar. Bir kızları oluyor. Ona hem Aleviliği hem Sünniliği öğretiyorlar. Ona insanın insana değer verdiği bir muhabbet felsefesi veriyorlar. Genç adam kendi kendisine verdiği sözü tutuyor. Babası gibi bir baba olmuyor. Sevmekten de, sevdiğini göstermekten de çekinmiyor.
Sekiz sene geçiyor aradan. Babasının fenalaştığı haberini alıyor. Kızının elini tutup gidiyor İstanbul'a. Hastanın durumu ağır. Yaşlanmış iyice. Çoktan azalmış gözünün feri. Ömrü hayatının sonlarına geldiğini anlayan her insan gibi onun da bakışlarında bir başkalık var.
İlk defa gördüğü torununa bakıyor uzun uzun, sonra oğluna dönüyor. "Karın nerede?" diye soruyor.
"Getirmedik" diyor oğlu. "Görmek istemezsin diye düşündüm."
"Olur mu, gelseydi keşke..."
Son sözleri bunlar. Bir ömrü noktalayan iki kelime...


*Elif Şafak - Firarperest'ten

24 Ocak 2011 Pazartesi

Gerçekleri gizlememek?

Doğru söylemek her zaman işe yarıyor mu? Eğer önceden bir şeyler sakladıysanız, sonrasında doğru söyleseniz bile sözüne inanılmaz biri olabiliyorsunuz. Hadi herkesi boşverelim, pek çok kişi umrumda olmaz böyle bir durumda. Bana inanmıyorsa kendi bilir diyorum. Ama en kötüsü ne biliyor musunuz? Hayatını paylaştığın, onu delicesine sevdiğin insanın sana inanmaması. Öyle bir acı ki, acıların en büyüğü, tarifi imkansız.
Bazen düşünüyorum, acaba söylemese miydim diye doğruları? Bunun cevabını bulamıyorum şu zamanlarda.

Me-Şe

14 Ocak 2011 Cuma

Mor Harflerle Yazılmış Bir Yazı

Şehrin kalabalık bir semtinde, trafiğin yoğun olduğu bir saatteyiz. Yağmur çiseliyor hafiften. Yağmur hem ince ince yağıyor hem her damlada bütün şehri altüst etmeyi başarıyor. Bir otobüs yanaşıyor durağa. Yolcularını alıyor, yolcularını bırakıyor. Otobüsün arka tarafında camdan dışarı bakan bir adam var. Orta yaşlı bir adam. Ne şişman ne zayıf. Ne esmer ne sarışın. Belki bir devlet kurumunda çalışıyor ya da özel bir şirkette. Dalgın, durgun bakıyor etrafa. Koşturan insanlara, renklere, desenlere, insanlığın hallerine... Derken aniden bir şey dikkatini çekiyor. İleride bir apartmanın yan cephesinde mor boyayla yazılmış bir yazı duruyor: EDEP YA HU EDEP, BUGÜN BİR İYİLİK YAP.
Adam gözlerini kırpıştırarak bakıyor yazıya, tekrar bakıyor. Öylesine alışkın ki başka türlü duvar yazıları görmeye, bunu yadırgıyor. Halbuki çöp dökmemeyle ilgili bir yazı görse yadırgamazdı. Ya da siyasi içerikli bir yazı olsaydı. Filanca partiyi tutanların ya da falanca partiye kızanların yazdığı bir yazı. Veya bir aşk ilanı olsaydı... "Zeynep seni seviyorum..." gibi bir şey mesela. Ya da "kömür gözlüm..." Onları da yadırgamazdı. Her şehirli insan gibi adamın da gözleri alışkın orda burda bu tür yazılar görmeye. Ama bu seferki yazı farklı. Kim yazmış acaba? Niye yazmış? İnip bakmak istiyor bir an. Yakından görmek. Dokunmak harflere. Ama otobüs tam o an hareket ediyor. Adam hiç düşünmeden yerinden kalkıp otobüsün arka tarafına gidiyor ve yüzünü cama yapıştırıp, oradan bakıyor duvar yazısına. Bakabildiği kadar bakıyor. Ta ki harfler ufukta minnacık birer nokta oluncaya dek.

Genç kız üniversite öğrencisi. Henüz ikinci sınıfta. İdealist, girişken, azıcık romantik, delidolu, okumayı seviyor, müziği ve sinemayı da. İsmi önemli değil. Yeliz ya da Ayşegül, fark etmez. Sosyal bilimler okuyor ya da mühendislik. Sınavı var bugün, üstelik geç kalmak üzere, koşturuyor yollarda. Kampustan içeri girerken gözü bir an için yan tarafta duran satıcıya takılıyor. Satıcının tezgâhının üzerinde elmalar, armutlar, portakallar dizili. Her bir meyve öbeğinin üzerinde fiyatının yazılı olduğu bir karton var. Ve el arabasının kenarında bir kâğıt, üzerinde mor harflerle yazılmış bir yazı duruyor. Genç kız hayretle bakıyor yazıya. İnanamıyor gözlerine. Sınavı filan unutuyor bir an. Yaklaşıyor.
"Sen mi yazdın bu yazıyı?" diye soruyor satıcıya.
Satıcı esmer, zayıf bir adamcağız. Sigaradan sararmış dişlerini saklamaya çalışarak, yarı mahcup gülümsüyor. "Yok ben yazmadım. Az evvel yaşlı bir adam geldi, bunu verdi. Ben de sevdim. Aldım koydum oraya." Genç kız usulca yazıya dokunuyor. Bir çiçeğe dokunur gibi. Portakal kokuyor yazı. Güzellik kokuyor. Sükûnete, sadeliğe, huzura ve uyuma davet ediyor. Kim yazmış acaba? Niye yazmış? Çantasından bir defter çıkarıyor, gördüğü yazıyı aynen defterine geçiriyor: EDEP YA HU EDEP, BUGÜN BİR İYİLİK YAP.

Gecenin bir saati, şehrin bıçkın yüzü, kenar semti. Pavyonların önünde taksiler bekliyor, sokak aralarında alacaklılar kavga ediyor, sarhoş bir adam ağaç altına kusuyor, tam şu anda birileri birilerini dolandırıyor, yalanlar söyleniyor, sahte kahkahalar atılıyor, hüznün üstü örtülüyor, makyaj makyaj üstüne. Şehir bu saatte hiç olmadığı kadar hırçın ve kızgın. Ve tüm bu keşmekeşin ortasında bir hayat kadını yürüyor tek başına. Rimeli akmış ağlamaktan. Hırpalanmış. Yaşamak istemiyor. Bu gece intiharı düşünüyor.
Rastgele bir taksiye biniyor. "Anadolu yakasına geçeceğiz" diyor. Halbuki geçmeyecek. Boğaz Köprüsü'nde inecek. Oraya kadar taksimetre ne yazmışsa kuruşu kuruşuna ödeyecek ama. Herkes onu aldattı hayatta, ama o kimseyi dolandırmadan gidecek ölüme. Planı böyle. Taksici gün görmüş adam, dikiz aynasından bakıyor, bir şey söylemiyor. Anladı mı acaba yolcusunun intihara gittiğini?
Köprünün ortasında yavaşlıyor taksi. "Abla" diyor taksici. "Bak bugün bana ne geldi?" Kadın evvela anlamıyor söyleneni. Taksici ısrarla ona bir yirmi lira uzatıyor. Minnacık bir yazı yazılı üzerinde, mor harflerle. "Sende kalsın" diyor taksici. "Çantanda taşı. Moral verir. Yüreğini ferah tutarsın."
Kadın başını eğiyor. Bütün gece bastırdığı hüzün balon gibi kaçıyor elinden. Tutamıyor. "Ağlama be abla" diyor taksici. "Ağlama, bak beni de ağlatacaksın."
Sabaha karşı İstanbul. Taksici ve hayat kadını deniz kenarında köfte ekmek satan seyyar satıcının önünde duruyorlar. Sessizce denize bakıyorlar. Ödeme zamanı gelince kadın kendisine verilen yirmi lirayı uzatıyor. "Bana iyi geldi, belki başkasına da iyi gelir..."

Otobüsteki adam duvarda bir yazı gördü. Öyle bir yazı ki çıkmadı aklından. Aynı gün uğradığı bankada sıra numarası için makineden bir kâğıt aldı. Duvarda gördüğü yazıyı oraya yazdı. Banka sırası kendisine gelince bu kâğıt parçasını minik kutunun içine bıraktı. Bir sonraki banka müşterisi yaşlı bir adamdı, emekli öğretmen Muzaffer Bey. Tesadüfen aynı vezneye gelince yazıyı buldu, bir kağıda not etti. O gün bir üniversitenin yakınlarında işi vardı. Meyve satan satıcının yanından geçerken dayanamadı, yazıyı ona verdi. On dakika sonra oradan geçen üniversite öğrencisi genç kız yazıyı gördü, sevdi. Yirmi liranın üzerine yazdı. Aynı gün marketten alışveriş yapınca o yirmi lirayı kullandı. Para gün içinde elden ele dolaştı ve en nihayetinde bir taksi şöförüne ulaştı. Taksici baktı yazıya, sevdi. Gece arabasına binen hayat kadınına verdi.
Köfteci kendisine uzatılan parayı aldı. Üzerindeki yazıya bakakaldı. Yüreğinin bir yeri ışıldadı. Bir hayır yapmak istedi, tanımadığı bir cana yardım etmek, güzelliğe vesile olmak... Yazıyı kâğıda geçirip kamyonetinin duvarına astı. Orada köfte ekmek yiyen bütün müşteriler gördüler ve başka başka yerlere yazdılar. Bir fısıltı gibi yayıldı yazı. Rüzgâr gibi yayıldı. EDEP YA HU EDEP, BUGÜN BİR İYİLİK YAP.


Elif Şafak - Firarperest'ten

Anarşist Aşklar

...

Eskiden harfler daha mı kıymetliydi? Bir mektup yeterdi aylar süren ayrılıkların sessizliğini kapatmaya. Tek bir yemin yeterdi aradaki mesafeleri azaltmaya. Artık hiçbir şey o kıvamda değil. İbre şaştı, ayar bozuldu sanki. El titredi, akort bozuldu sanki. İlişkilerimizin ahengi eskisi gibi değil. Kelime cömerdi, duygu cimrisi bugünün insanı. Konuşmaya gelince açıyor ağzını, duygulanmaya gelince tutuyor kendini. Zaman yok ya, hep bir telaş halindeyiz ya, bunca koşuşturma arasında kimsenin durup da duygulanmaya vakti yok.

...


Elif Şafak - Firarperest'ten