31 Mart 2010 Çarşamba

Filmler

Sevgilimle geçen Cumartesi "Final Destination 4"ü izledik. Bu filmi de ekleyince 2010 sıralamam değişti.

1.Alice in Wonderland - 6/10
2.Barda - 5,5/10
3.The Lovely Bones - 4/10
4.Final Destination 4 - 3,2/10

Nisan?!

Mart ayı bitti, sınavlar bitmedi.
Mart ayı bitti, sevgilim gelmedi.

Bari Nisan'da gelse sevgilim...


Mert

30 Mart 2010 Salı

Bana biraz renk ver

Sana inandım koştum geldim
Dünde ne vardı unuttum geldim
Dünya yansın koyverdim
Bana biraz renk ver


Sevgilim bana biraz renk verir misin?

29 Mart 2010 Pazartesi

özledim*

Bu sefer yokluğun daha bir acı oldu be aşkım. Evde tek başıma olmak, şu an o kadar acıtıyor ki kalbimi...

Senin nefesin, sesin, kokun varken her şey daha bi' farklı; ayrı bi' güzel. Böyle yaşamak artık hepten çekilmez oldu. Seni özledim diyorum ya, hissettiğim şeylerin özlemekle hiç alakası yok aslında. Özlemek benim hissettiğim duyguların yanında insan vücudundaki bir hücre gibi kalır.

Gel artık be minik aşkım! Gel, bitsin bu hasret. Sevgimizi büyütelim sonsuz bahçemizde el ele.

Gel hadi minik kuşum. Sadece gel...

19 Mart 2010 Cuma

.

Nereden başlayacağımı bilmiyorum. Hatta olanları anlatabilir miyim, bundan bile emin değilim. Şu aralar emin olduğum tek şey var ki, minik kuşumu çok incittim. Güvenini ve sevgisini derinden sarstım. Yeniden eskiye dönmek çok zor olabilir, ama bunun için elimden geleni yapacağım. Çünkü biliyorum ki sonsuza dek birbirimize ait olacağız. Nefes alıp yaşayabildiğimiz bu günleri onu kırıp, üzerek geçirmenin çok büyük aptallık olduğuna karar verdim. Sonra o benden önce giderse buralardan, vaktimizin çoğunu böylesine boş şeylere harcattığım için kendimi asla affedemem. Kalbin o ezilme duygusunu asla yaşamak istemiyorum.

Kaan Sezyum'un 13 Mart tarihli yazısını burada paylaşıyorum şimdi. Gerçekten de mutlu anılardan başka bir şey istemiyorum artık ben de. Bunun için elimden geleni yapacağım.


Hayat ve anlamı

Geçen haftadan beri hayatımın pek bir anlamı yok gibi geliyor. Ne yazılarımı okutacağım birisi, ne sabah güldüğümüz birisi, ne de balkonda kuşları yemlediğimiz birisi var yanımda. Yok yani. İşin en fenası da bu yok oluşun, tam anlamıyla bi yok oluş halinde gerçekleşmesi oldu. Gayet güzel kahvaltı ederken, birlikte Türk kahvesi için tek bir sigarayı ortaklaşa tüttürürken birden akşam oluyor, evde kimseler yok. Çat! Şimdi evde iki kişi kaldık. Kedimiz Tortor da bu vesileyle üzerime kaldı. Yokluk kendisini zamanla hissettiren bir şey. Varken olanı hissetmiyorsunuz, yokken de olmayanı hissediyorsunuz, garip. Kısa sürede çok üzüldüm.

Üzülmemin sebeplerini düşündüm biraz. İnsan çok sevdiği birisini kaybedince (bence) birkaç şeyden dolayı üzülüyor. Ben artık onunla bi şeyler paylaşamayacak olmama üzüldüm. Kumda kendisini temizleyen bir serçe, suyun dibinden giden bi balık sürüsü gördüğümde artık gösterecek kimsem yok. Çok yalnızım. Ama arkadaşlar iyidir, beni yalnız bırakmıyorlar. Yalnız kaldığınız her an bi takım anılar çıt, çıt ya da güm güm şeklinde kafanızın içinde patlayıveriyor. Geceleri uyumak çok zor. İçki de içmediğimden, uyumak için alternatif tıbbın tüm bileşenlerini devreye sokuyorum.
Gözlerimi bilinçli olarak kapatmak istemediğimden yapılabilecek en sıradan şeyi yapı TV’ye bakarken ekran karşısında sızıyorum. Sabah kalkış kısmı daha fena. Uyandıktan sonra yatak keyfi diye bir şey yok. Zaten yatakta keyif yapacak bi şey de yok. Sabahın köründe kargalarla birlikte oturup bok yemeye başlıyorum ben de. Ne yapalım, hiçbir şeyi değiştiremiyoruz ne de olsa. ‘Hayat devam ediyor’ filan diyorlar ama benim için aslında hayat pek devam etmiyor şu sıralar. Neyi devam etsin? Benim için hayat yeniden başlıyor şu anda sanırım. Hem de sıfırdan.
Sevindiğim şeyler de var. Son bir yılı reklam acansındaki işimden ayrılıp evde Nursel’le birlikte geçirmiş olmamız beni en çok rahatlatan şeylerden biri. Ortalama insanlardan çok daha fazla birlikte ve mutluyduk son bir yıl içinde. Evde sabahtan akşama oturup, ağaçlara bulutlara, Tortor’a bakıp gülüyorduk. Çok mutluyduk, gerçekten. Çoğu insanın yaşayamayacağı kadar mutluluk yaşadım son bir senede. Ne yazık ki mutluluk da elektrik gibi bir yere istiflenmesi zor bi duygu. Şimdi o mutluluk anları anı olarak suratıma kapanıyor. Yalnızlığın bir başka karanlık tarafı da ortaya çıkıyor böylece; karşılaşmalar.
Sabahtan akşama çevremdeki birçok şeyde birlikte yaşadığım, eğlendiğim ve mutlu olduğum insanı görüyorum ister istemez. Neyse ki şimdi kendisini Heybeli’ye bıraktık. Bir süre sonra o da adanın bir parçası olacak, Heybeli’ye her gittiğimde belki de enseme konan bir sinek, topraktan çıkan bir çiçek, ağacın tekinde ekşi bi erik ya da peşimden gelen yavru bi kedi olacak. Şimdilik beklemekte yarar var. Hiçbir şey kaybolmuyor, bu da bir gerçek.
Hep çok şanslı olduğumu düşünürdüm. Hâlâ da düşünüyorum galiba. Hep istediğim işi yaptım, beni sıkan protokollere, ıvıra zıvıra bulaşmadım, zora gelmedim, her işim iyi gitti... Ama geçen haftaki bomba biraz fena patladı bende. Şu anda evrensel şans skalasında eksilere düştüm sanırım. Bundan sonrası yukarı çıkış olabilir sadece.
‘Küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek lazım’ gibi zırvalar vardır ya, işte biz aynen o laflardaki gibiydik. Küçük ama mutlu bi hayatımız vardı. Dolaptan kestiğim bi parça kaşar peynirine sevinirdi. Susadığı zaman götürdüğüm bi bardak suyun yüzünde yarattığı mutluluğu görmeniz gerekirdi beni anlamanız için. Sabahları sağlıklı olalım diye tek bi aspirini içip “Şimdi mükemmel olduk” diye salak salak sevinirdik. Bahar geldiğinde balkonu çevreleyen ağaçların yaprakları yeşerip her yer yemyeşil olduğunda dünyanın en mutlu ikilisi olurduk. İnsan burnuna Çin yağı sürüp uyuyacak diye sevinir mi? Bazısı seviniyormuş, o da bana denk gelmiş. Şans işi işte.
Bir yandan da birbirimize hiç benzemezdik. Zevklerimiz çok farklıydı ama bana her zaman yeni bir şeyler gösterirdi. İnsan olmayı, çevremi sevmeyi Nursel’den öğreniyordum, daha da alacak çok dersim vardı. Krediler tamamlanmadan kaçtı gitti, bizim krediler de yandı badem oldu. Daha öğrenecek çok şeyim vardı.
Beni hayata bağlayan şeydi kendisi. O gidince iyice saçma sapan bir insan olacağım gibi hissediyorum. Bana kızacak, yaptıklarıma laf edecek ya da beni çekip çevirecek birisi yok şimdi. Dımdızlak kaldım evde, bir de kucağımda Tortor var, mal gibi salonda kanepede oturuyoruz, ağaçların gölgelerine bakıyoruz işte.
Durum böyle olunca hayatın da anlamını görmeye başlıyorum ağırdan. Hayatımızın anlamı anılarımızmış, onu fark ediyorum bi kez daha. Güneş doğuyor, güneş batıyor, haberlerde saçma sapan şeyler, iş yerindeki sıkıntılar, kişisel çekişmeler filan acayip fasa fisoymuş,
bi kere daha ayılıyorsunuz. Ama narkozdan hızlı çıkmak da bi kafa yapıyor. Anlamsızlık içinde buluyorum kendimi sık sık. Evinde oturan ve yaşadığı hayatın bomboş olduğunu gören bir emekli gibiyim. Tek farkım çok güzel yaşadım, geçen haftaya kadar da kazasız belasız geldiydik. Naapalım, piyango bu sefer bana çıktı, yarın başkasına çıkacak, sonraki gün de bir başkasına. Çekiliş hep devam edecek.
Bi fotoğraf filan koymak istiyordum ama hiçbir şeye bakamıyorum. Zaten tüm fotoğraflar benim aklımda. Zamanla çıt çıt açılıyorlar. Şimdi onlara bakmak için çok erken.
Karşılaşmalar, eşyalar ve yerler en fenası. Ama her şey ilk seferinde çok acıtıyor insanın içini. Aynı yerden ikinci geçişinizde sadece içinizde bi sıcaklık kalıyor. Bakalım ne olacak? Hayatımın en büyük darbesinden sonra ne kadar sıcak beni kurtaracak bilemiyorum. Yalnızlık sıcak bi şey değil, onu çok iyi biliyorum.
Geçen hafta tam da şu satırları yazdığım sırada yanımdan gitti, artık yok. Yani var ama, yok. Üzücü ama gerçek, ne yapalım?
Şimdi arkadaşlarla daha fazla zaman geçirilecek, onlarla da güzel anlar paylaşılacak, mutlu yaşamaya devam edilecek. Mutlu olmaktan başka yapacak bir şey yok. Yani var ama, yok.

9 Mart 2010 Salı

Alice in Wonderland

Bundan sonra 2010'da izlediğim filmleri puanlayacağım ve her seferinde listemi paylaşacağım burada. Son izlediğim 3 filmden başlamak istiyorum, çünkü öncesini hatırlamıyorum pek :)

Bugün Alice in Wonderland izledim ve bu yıl izlediğim filmler içinde en yüksek notu aldı. Sıralamamı da yazıyorum hemen.

1.Alice in Wonderland - 6/10
2.Barda - 5,5/10
3.The Lovely Bones - 4/10

Umarım daha yüksek notlar verebileceğim filmler de izlerim bu yıl. Belki de kader sevgilimle izlememi istiyordur güzel filmleri. =)

Mert

6 Mart 2010 Cumartesi

Ali ile Ramazan


Dün akşam başladığım kitabı bugün bitirdim. Gerçekten de herkesin okuması gereken, tam bir dram. Mağden olayları olduğu gibi aktarmış. Zaten bir şey eklemesine de gerek yok, olan şeyler yeterince yürek burkucu. Yine de o yıllardan bu yıllara az da olsa pozitif değişimle karşılaşıyoruz. Umarım bunlar sürüp gider.


Bu hafta sonu sanırım gerçekten gelemeyecek. Belki kalpsiz hocan izin verir de, önümüzdeki hafta içi birlikte olabiliriz. Seni çok özledim.


Bu akşam MF'de sona bir adım daha yaklaşıyoruz. Senin kollarında izlemek vardı ama, kısmet değilmiş. Finali kucak kucağa izleriz belki de, ne dersin? =)

Mert

3 Mart 2010 Çarşamba

*üzgün*

Ne yazacağımı gerçekten bilmiyorum. Tek bildiğim gözlerime engel olmayı bir türlü öğrenemediğim. Artık her şeyi bir kenara bıraktığımı hissediyorum. Yaşamak benim için gereksiz bir detay haline geldi. Umarım düzelir her şey. Mart ayını sevmiyorum.

1 Mart 2010 Pazartesi

Yastık

1 Mart da geldi. Sensiz 1 ay daha geçti gitti. Umarım bu son olmuştur bi tanem.

Lamı cimi yok artık sen benimsin
Günlerim gecelerim her şeyimsin
Sarılıp uykuya daldığım anda
Yastığın yarısı ben yarısı sensin

=)